Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

 

Gecenin karanlığına bir sıçan gibi saklanıyorum. Peşimde koca bir devlet var.

 

Şimdilik izimi kaybettirdim belki ama her an enseme binebilirler. Kurtulmak için kaçıp geldiğim bu banliyö, şehirden tamamen kopuk. Bu iyi… Beni burada bulmaları zaman alacak.

 

Her yer, tek bilemedin iki odalı gecekondularla dolu. Tuvaletleri genelde dışarıda. Cam takılı pencere yok gibi. Ya kırık ya da naylon kaplı. Bahçe duvarlarına kurusun diye atılan çamaşırlar da, eski ve yırtık. Birkaç oyuncak, birkaç ayakkabı. Bakımsız sokakları “yoksulluk” kokan bir yer burası. Daha önce buraya hiç gelmedim. Adını sanını bilmem. Şehrin en gözde semtinin tam da ortasındaki gökdelenin 58. katında kahvemi yudumlarken, bu tarafta insanların yaşadığından dahi habersizdim.

 

Hızlı adımlarla sokağın karanlık ucuna yürüyorum. Evlerin titrek ışıklarında çelimsiz gölgeler dolaşıyor. Birinde kavga var. Bağrışlar, çağrışlar, şangırtılar… Ağız dolusu küfürler sokağa taşıyor. Bu evde bir adam şarkı söylüyor. Sarhoş belli… Nameler birbirine karışıyor. Az ileride bir grup genç sigara içiyor. Bu normal bir sigara değil. İçlerinden en iri olanı kaba tonuyla arkadaşını azarlıyor. Yanlarından hızlıca seğirtiyorum. Hepsinin gözü üzerimde. Kıyafetlerim yüzünden, biliyorum. Burada, daha önce benim gibi birini gördüklerini sanmam. Adımlarımı hızlandırdıkça toprak zeminde kayan ayakkabılarım rahatsız edici sesler çıkarıyor. Nabzımın yükseldiğini hissediyorum. Biri bir şey sorsa verecek cevabım yok. Yeterince uzaklaştım, gençlerin tehditkâr bakışları uçup gitti, rahatladım.

 

Uzun ve karanlık sokağın sonuna doğru amaçsızca yürüyorum. Nereye gidiyorum, ne yapıyorum… Bilmiyorum.

 

Yaklaşık bir yıl önce bulaştım bu belaya. Bir akşam iş çıkışı Burak’la kafeye oturduk. Uzun uzun anlattı planlarını. Zavallı Burak… Şimdi hastanenin soğuk morgunda otopsi için sıra bekliyordur büyük ihtimal. Belki otopsi bile yapmazlar. Belki de çoktan imha ettiler cesedini. Ah zavallı arkadaşım, ah. Neden kalkıştık böyle bir işe sanki? Neden durduk yere imkânsız hayallere kapıldık. Oysa ikimizin de oldukça konforlu bir hayatı vardı. Neden? Neden uyduk şeytana?

 

“Çok zor değil kanka” dedi “İkimizde yazılımcıyız. Pek çok programın arka kapısını biliyoruz. En nihayetinde şifresi kırılacak bir database var. Ondan sonra gelsin milyarlar…” Gevrek gevrek gülüşü, gözlerimin içine bakınca uçuverdi hemen. “Sen istemiyor musun zengin olmayı?”

“İstiyorum istemesine de… Bu düpedüz hırsızlık. Hem de devletin kasasından…”

“Bu işi başarırsak, durmayız burada. Başka ülkelere gideriz.”

 

Dedim ya, bu işe kalkışmadan önce ikimizin de işleri gayet iyiydi. Yazılım mühendisleri her zaman çok kazanır. Devir bilişim devri çünkü. Ama biz haddimizi aştık, arsızlık ettik. Biz dediysem, özellikle Burak tabi. Eğer ben de ona uymasaydım, şimdi hidrolik ve ergonomik koltuğumda yaylanarak digipara sayıyor olacaktım.

 

İkimizde ileri düzey veri depolama ve işleme yazılımı uzmanıyız. İyi okullarda okuduk, onlarca kurs gördük ve yüzlerce saat işbaşı eğitimi aldık. Abartmış olmayım ama masamın çekmecesinde en az 20-30 tane sertifika vardır. Ne ararsan var; Network, Database, Security, Blockchain… Kolay değil, 26 yıllık ömrümün 20 senesini, bilişim ve yazılım uğruna harcadım. Kötü mü oldu? Tabi ki hayır. Bunlar sayesinde bu genç yaşta hatırı sayılır bir servete sahip oldum. Full otomatik bir transoto, akıllı bir ev ve bankalarda yüklüce digipara. Tüm bunlara çok kısa bir zamanda sahip oldum. Önümde saydıklarımın sayısını daha da arttırabileceğim uzunca bir zaman varken, şimdi sıfırı tüketmiş bir kaçak olarak, adını dahi bilmediğim bu kenar mahallede köşe bucak saklanıyorum.

 

Babam anlatırdı; devlet digiparaya geçme kararı aldığında, bütün millet hop oturup hop kalkmış. Sokak gösterileri aylarca sürmüş. Sonunda yasayı meclisten geçirip, digiparayı uygulamaya başlamışlar.

 

Eskiden bildiğin kağıt para varmış. Banknot yani. Herkesin birikimi ya cebinde, ya kasasında ya da bankada saklanır, ihtiyaç oldukça da oradan harcanırmış. Sonraları kredi kartı diye bir şey çıkartmışlar. Milletin eline de üçer beşer tane çipli kart tutuşturmuşlar. İnsanlar de bu kartlarla harcama yapıp ihtiyaçlarını karşılamışlar. Ayın sonu geldiğinde de yaptıkları harcamaların parasını bu kartlara yatırmışlar.

 

Kredi kartları devletin vergi toplaması ve illegaliteyi engellemesi için yeterli olmamış. En sonunda digital parada karar kılmışlar. Uzmanlar aylarca uğraşıp digipara diye bir sistem öngörmüşler.

 

Digipara aslında Blockchain benzeri bir sistem. Farkı devlet bu digital paranın her türlü hareketini kayıt ve kontrol altında tutuyor, para yer değiştirdikçe de, daha doğrusu sahip değiştirdikçe de devlet bu paradan vergi alıyor. Yani diyelim ki bir fabrikada işçi olarak çalışıyorsun ve ay sonunda patron sana maaşını ödedi. Patron ödemeyi digiparayla yapıyor, para patronun hesabından senin hesabına geçerken, % 1,5’luk bir kesintiye uğruyor. Sen de maaşından bakkala olan borcunu ödüyorsun, aynı şekilde senin hesabından bakkalın hesabına geçen paradan devlet % 1,5’luk bir vergi kesiyor. Oğluna verdiğin harçlıktan, karına verdiğin Pazar parasından devlet hep % 1,5 vergisini alıyor. Sistem son derece başarılı. Vergi kaybı diye bir şey yok. Ayrıca devlet bu uygulamaya geçtikten sonra vergi dairelerini, sigorta şubelerini kapatmış. Kayıt kuyut olmaksızın devletin tahsilatları tıkır tıkır işlemeye başlamış.

 

Bir bahçe duvarının yanındaki ağaca yaslanıp soluklanıyorum. Uzaklardan kesik kesik siren sesleri geliyor. Gittikçe yaklaşıyorlar. Büyük ihtimal, beni yakalamak için şehrin bütün emniyet teşkilatını harekete geçirmişlerdir. Birkaç saate kalmaz buraya gelirler. Her köşe başı kamera kaynıyor. Yüz tanıma sistemiyle, hangi metroya bindiğimi, hangi durakta indiğimi çoktan tespit etmişlerdir. Offf… Resmen köşeye sıkıştım.

 

Can havliyle bir gecekondunun menteşelerinden biri kopuk kapısını araladım ve bahçeye girdim. Birkaç adımda ulaştığım giriş kapısının önünde yatan cılız ve bakımsız köpek, istifini bozmadan ağzının ucuyla bir kez havladı. Kalkmaya ve beni koşturmaya mecali yoktu. Temkinli bir şekilde uzanıp evin tahta kapısını iki kez yumrukladım. Kapı aralığından sızan küf kokusuna rağmen içeri girmek konusunda ısrarlıydım. Başka çarem yok çünkü… Ya bir yere sığınacağım ya da ellerinde gece görüşlü silahlarıyla gelecek özel timlerin boy hedefi olacağım. Açılmayan kapıyı bir kez daha yumrukladım. Israrla… Neden sonra ahşabın iç gıcıklayan sürtünme sesiyle, kapı yarım ağız açıldı.

 

Bir tutam seyrek sakalı yer yer beyazlamış, yüzünün her yerini kırışıklar kaplamış yaşlıca bir adam aralıktan kafasını uzattı. Ağır ve yorgun bir ses tonuyla “Buyur” dedi.

“Peşimde birileri var! İçeri girmem lazım.”

“Sen kimsin?”

Bu soruya nasıl cevap vereceğimi kestiremedim bir türlü. Yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal…

“Tanımadın mı? Torununum ben senin.” Neden ve nasıl aklıma geldi bilmiyorum, böylesine saçma bir yalan dökülüverdi dudaklarımdan.

Yaşlılıktan iyice düşmüş göz kapakları altında, sönük bir mangal kömürünü andıran feri kaçmış göz bebekleri irileşti birden.

“Sen…” dedi “Sen… Yakup’un oğlu musun?”

Tereddüt etmeden ve telaşlı bir acemilikle cevapladım bu anlamsız soruyu “Evet. Evet, ben Yakup’un oğluyum.”

Gözlerini aşağı düşürdü. Dalgın, dalgın yerdeki aşınmış karolara baktı bir süre. Neden sonra küçülmüş gözlerini üzerime dikip “Allah cezasını versin onun!” deyip kapıyı yüzüme çarptı.

 

Siren sesleri gittikçe daha yakından duyulmaya başladı. Eğer kendimi bu gecekondunun içine atamazsam, ölüp gideceğim.

 

Yeniden ve öncekinden şiddetli, kapıyı bir kez daha yumrukladım. Açılmadı. Bir kez daha… Bir kez daha… Kapının önündeki uyuz köpek, gürültüden huylanıp yerinden kalktı ve gecekondunun arkasına doğru uzaklaştı.

 

İhtiyar, kapıyı açmama konusunda ısrarlı. Ama ben de en az onun kadar ısrarlıyım; çalmaya devam ediyorum. Uzunca bir direnmenin sonunda gücüm tükendi ve avazım çıktığı kadar bağırdım “Aç şu kapıyı Allah’ın cezası ihtiyar!”

 

Tahta kapı gıcırdayarak tekrar aralandı. İhtiyarın solgun yüzünü görünce rahatladım. Adamın yanından sıyrılıp, içeri daldım. Kapıyı kapatırken “Nerede o hayırsız?” diye seslendi.

 

Pencereleri kontrol edip, perdeleri sıkı sıkı örttüm. Sobanın yanındaki rengi kaçmış koltuğa attım kendimi. Kısa bir süre nabzımın sakinleşmesini bekleyip ihtiyarın sorusunu cevapladım. Cevapladım dediysem, uydurdum tabi; “Ben de görmüyorum onu, uzun zamandır.”

“Kodeste mi?”

“Bilmem.”

“Yine birini dolandırıp, içeri girmiştir.”

Sevgili babam üç kağıtçının teki… Bunu öğrendiğim iyi oldu. Yalanıma buradan devam edebilirim.

--------- YAZIMI DEVAM EDİYOR --------